YEDİNCİ HAT
Ölçülemeyen yok demek
değildir;
onu algılayabilecek aygıt
henüz icat edilmemiştir.
İda Dağı’nın kuzey
yamacında rüzgâr, çamların arasından geçerken yalnızca yaprakları kımıldatmaz;
aynı zamanda binlerce yıllık bir hatırayı da taşırdı. Köylüler buna Dağın Nefesi derdi. Yaşlılar, geceleri
doruklardan yükselen uğultunun rastgele bir rüzgâr sesi olmadığına; kimileri
bunun Zeus’un öfkesine, kimileri de yeraltı tanrılarının derin soluğuna ait
olduğuna inanırdı. Çünkü bu dağ yalnızca taş ve topraktan ibaret değildi. O;
tanrıların unutulmuş izlerini, kahramanların kanını, yeminlerin yankısını
barındıran ve toprağın belleği olan kutsal bir mabetti.
Altan içinse bunlar, kâr
marjını engelleyen eski çağ masallarıydı. O, dağı bakir bir altın maden sahası,
yeraltı cevherini ise vadedilmiş bir servet ve kariyer sıçraması olarak
görüyordu. Şirketin operasyonu hızlandırma baskısı altında; rezerv tespiti, basınç ve kütle direnci
ölçümleri onun tek kutsal kitabıydı.
Hektor-1 delme makinesi,
yüz yedi metre derinlikte granit katmanı delerken metalin katmana
sürtünmesinden çıkan ses, dağın içindeki dirençle adeta güreşmekteydi. Matkap
birdenbire durduğunda kontrol panelindeki göstergeler sustu. Ancak bu sessizlik normal değildi; yerin yüz yedi metre
derinliğinden, dev bir canlının kemik çatlamasını andıran metalik bir inilti
yükseldi.
—
Şefim, ilerlemiyor, dedi Cem gürültülü sahada sesini yükselterek. GPR ve ERT parametreleri önümüzde
tanımlanamayan bir yoğunluk olduğunu söylüyor ama matkap sanki çelikten bir
duvara çarpmış gibi. Elmas
uçta aşırı zorlanma var.
Çadırdaki operasyon
masasında oturan Altan, güneş gözlüklerini biraz indirerek GPR, EM, ERT ve
sondaj log verilerini dikkatle inceledi. Kendinden son derece emin bir tonla:
— Tekrar çalıştır. Devam
et! dedi.
Başındaki kovboy şapkasının ucunu çekiştirdi. Son
teknoloji, mühendislik nirvanası makinelere güveni tamdı.
Güneşli ilkbahar
sabahında keyfini bozacak birkaç sert formasyonun elbette icabına bakılırdı.
İsminin yazdığı kupadan viskini yudumladı. Kulaklıklarını taktı. Metallica’dan The Unforgiven şarkısını yüksek sesle
dinlemeye koyuldu. Hektor’un tijleri ahenkle dönüyordu. Bu manzara karşısında
daha da keyiflenen Altan, birazdan damara
ulaşırız düşüncesiyle, purosunu makasladı, kokladı. Puro, hak ettiği
ritüeli tamamlamanın gururuyla ateşe verilmeye hazırdı. Gümüş kasa Zippo’nun
açılış sesi duyuldu.
Matkap
o gizemli çeperi yardığı anda kulakları sağır eden bir infilak sesi yükseldi.
Patlamanın şok dalgasıyla Hektor-1’in tijleri üç
yerinden kırıldı, enerji kesildi ve gün ışığını gri bir toz bulutu kapladı.
O esnada, hemen ilerideki komuta çadırı patlamanın yarattığı basınçla karton
bir oyuncak gibi sarsılırken; çadırda masalar ve sandalyeler devrildi, ekranlar karardı.
Metallica’nın sert tınıları yerini cızırtılı bir can çekişme sessizliğine
bırakırken Altan öne savrulup başını sert bir yere çarptı ve her şey karardı.
Oraya buraya savrulan kaya parçacıklarının
momentumları da sıfırlanınca sessizlik oluştu.
Altan, yoğun ışıkta
gözlerini açmakta zorlandı. Havada hem ferah hem de metalik bir koku vardı. Şakaklarından
sıcak bir kan inceden akıyordu. Kulakları zonkluyordu. İçinde bulunduğu
olağanüstü ortamı ağzı yarı açık şekilde izlerken dışarıdan bakan biri için o,
ilkel bir şaşkınlık hâlindeydi. Gözleri hayranlıkla, her biri farklı bir
ritimde dönen yedi devasa ışık çarkına ve içlerinden altın renginde süzülen DNA
sarmalına benzer veri nehrine takıldı. Gördüklerinin ne olduğunu algılamakta
zorlanıyordu; içgüdüsel olarak ürkütücü o düşünce geçti zihninden: Hay lanet! Ölmüş olmalıyım.
Uzaklardan örse inen çekiç
seslerini fark etti. Ritmik, tok ve ürkütücü… Sanki uzaklardaki bir ocakta
metal dövülüyordu.
Bedeni
ateşin içinden çıkmış bir kılıç gibi parlayan kudretli bir varlık belirdi.
Omuzlarında heybetle duran, parlak balık pulları gibi
üst üste perçinlenmiş zırhı; her bir pulu sanki yaşayan birer devre kartıymış
gibi ritmik ışıklar sızdırıyordu. Yüzünde öfke, şefkat ve tuhaf bir
delilik seziliyordu. Bu muazzam adamdaki tek kusur aksayan bir ayaktı. Altan’ın
zihninde çocukluğunda dinlediği mitler, eski kitaplarda gördüğü gravürler ve
unutulduğunu sandığı tanrı isimleri bir anda birleşti.
— Hephaistos… diye korkuyla
fısıldadı, boğazı kurumuştu.
— Verdiğiniz isimlerden
biri, dedi Demirci Tanrı. Sesi, örse vuran çekiç gibi tok ve keskindi. Sadece
demir dövmem; dünyanın dengesini de korurum.
Altan yedi çarka baktı.
Yedinci olanı çatlamıştı. Hektor-1’in elmas ucu da paramparça olmuştu.
Diğerlerinden soluk olan bu çarkın üzerinden kan rengine benzer bir sıvı,
zümrüt taşlarla kaplı zemine doğru akıyordu.
— Yedinci Hat, dedi
Hephaistos. Dünyadaki yüzlerce hattan biri. Diğer hatlardan tek farkı, sembolik
önemidir. Zeus’un ilk soluğunun Gaia’nın kucağında buluştuğu yer... Makinen
sadece bir delik açmadı; Gaia’nın damarlarından birini de yaraladın.
Öfke dolu gözlerle çatlamış
çarkın etrafında dolaşarak yapıyı inceliyor, sesi perde perde yükseliyordu:
— İnsanlar zeki oldukları
kadar aptal, bencil ve umursamazlar. Doğayı yaraladıkları her düşüncesizlikte,
kendi hayatlarında ve gelecek nesillerin yaşamında geri dönülemez derin yaralar
açarlar.
Altan bu azametli varlık
karşısında çekinerek:
— Nasıl düzeltebilirim?
diye sordu.
—Bunu yalnızca mekanik
bilgiyle düzeltemezsin. Demir kadar sağlam, su kadar temiz bir kalp de gerekir,
dedi Hephaistos. Topallayarak konuşmasına devam etti: Bilim seni buraya getirdi
ama ancak hatandan ders çıkardığında seni buradan çıkarabilir. Bazı kapılar
yalnızca saygıyla açılır. Diz çök ve anlamaya çalış!
Hephaistos’un bu emri
aslında bir uyanış çağrısıydı. Altan bir an tereddüt etti ve yavaşça dizlerinin
üzerine çöktü. Modern insanın kadim doğaya
karşı dürüst bir boyun eğişiydi. Parmaklarını
titreyen zümrüt zemine koyduğunda, cihazlarının ölçemediği o devasa veri
nehrini hücrelerinde hissetti. Zihnindeki
karmaşık formüller ve kâr marjları silindi; yerini dünyanın kendi kalp atışına,
anlayamadığı ama varlığını reddedemediği yedi vuruşluk o kutsal ritme bıraktı.
Gözlerini kapattığında artık fiziksel bedenden bahsedilemezdi. Kayanın içindeki
o ince sızıyı duyarken, matkabın açtığı gediği kendi vicdanında derin bir yara
olarak hissetti. O an anladı ki; doğayı yaralamak, aslında kendi özünü
yaralamaktı.
Yedinci Hat üzerindeki
çark Hephaistos’un yardımıyla tamamen onarıldıktan sonra Altan’ın kalbindeki
yük de kalktı. Gözlerini açtığında kırılan çarkın düzeldiğini gördü.
Hephaistos’un bas sesi
son kez duyuldu:
— Artık yalnızca bir
mühendis değilsin; sen de bu dağın muhafızısın. Dağın kalbini koru!
Altan gözlerini açtığında
gün ışığı maden sahasındaki yıkıntının üzerine düşüyordu. Toz perdesinin içinden
derinlerden karmaşa sesleri geliyordu. Kulaklarında çınlama oldukça rahatsız
ediciydi. Etrafındaki her şey kısmen aynı görünüyordu. Yerin metrelerce altında
olduğunu düşünmüştü. Düş görmediğine adı kadar emindi. Oysa masanın ayaklarının
dibine abanmış vaziyetteydi. Sol elini şakağına götürdü. Herhangi bir kanama
yoktu.
Doğrularak sandalyeye
oturdu. Pejmürde hâldeki masanın üzerindeki jeolojik haritaları ve şirketin
beklediği raporları bir kenara itti. Dirseklerini masaya dayadı, başını
ellerinin arasına aldı.
Üstü başı toz toprak içinde,
telaşla yanına gelen Cem:
— Şefim, büyük tehlike atlattık!
diyerek konuşmasına ara vermeden devam etti. İyi misin? Berbat görünüyorsun.
İşçiler şükür iyi ama Hektor-1 ve diğer makineler pert olmuş.
Altan masada duran şişedeki suyu yüzüne döktü. Hafifçe
gülümseyerek cevap verdi:
— İşçiler iyiyse gerisi önemli değil. Bir süre gözleriyle yatışmış toz bulutunun
ardından geriye kalan virane manzarayı izledi.
— Makinelerle beraber kibrimiz de yerle bir oldu. Cem, dedi.
Eğilerek yerdeki şapkasını aldı, silkeleyip başına taktı.
Cem şaşkınlıkla baktı. O hiç böyle konuşmazdı.
— Şefim, akıl alacak gibi değil. Lidar verileri önümüzü boş
gösteriyordu. Matkabın zorlanacağı hiçbir kütle yoktu orada. Fizik kurallarına
göre o tijlerin kırılmaması gerekiyordu. Belki yoğun bir manyetik anomaliye
girdik. Ya da yer altında sıkışmış bilinmeyen bir enerji boşalması yaşandı,
bilmiyorum.
Altan gözlerini ufuktaki dağa dikti.
— Cihazlar yanılmadı Cem, dedi sakin
bir sesle. Sadece kapasiteleri sınırlıydı.
Mesele dağın dilsiz olması değildi; bizim onu dinleyecek kulaklarımızın henüz
açılmamış olmasıydı. Artık makinelerin ne gördüğünden çok, dağın ne
fısıldadığıyla ilgileneceğiz.
— Peki, şimdi ne yapacağız? dedi
Cem, elindeki tabletin ekranını telaşla silmeye çalışırken.
— Bir süre yalnız kalmalıyım,
diye cevap verdi Altan, sesi rüzgârın uğultusuna karışırken. Sen prosedürleri
uygula, raporları hazırla.
Cem, şefinin bu
beklenmedik sükûneti karşısında bocaladı. Elindeki bareti sinirle sıkarak, patikaya
doğru ağır adımlarla yürüyen Altan’ın arkasından bakakaldı. İki eliyle tamam işareti yaparken sesli düşündü: Şef sandığımdan daha kötü durumda, kafaya
sağlam darbe yedi herhalde. Baret takmazsan olacağı bu tabii, artist kovboy!
Orman patikasına henüz ulaşmıştı ki Altan, yüzüne çarpan rüzgârı durup
hissetti. Dağın keskin ot kokuları sanki ilk kez ciğerlerine doluyordu. Dağın
zirvesinde, güneşle birlikte kayaların üzerinde altın rengi bir hâle yükseldi. Sanki
dağ ona hoş geldin der gibiydi.
O selamı yalnızca Altan gördü.

Yorumlar
Yorum Gönder